Duygusal yeme dediğimiz şey çoğu zaman bir dalga gibi gelir. Önce bir istek gelir sonra da o isteğe teslim olursun ve yersin. Ama hemen ardından gelen duygu aslında mutluluk değildir. Aslında o kısa süreli rahatlama, tatmin olma hissi… Derken bir de bakmışsın, suçluluk başlamış. “Neden yaptım bunu yine?” sorusu kafanın içinde yankılanır. Ve bu döngünün en sinsi kısmı da “Bir daha yesem ne olacak ki?” Diye düşünmendir.
Bu soru, bir sonraki yeme dalgasının habercisidir. Ve sen kendini aynı sahnenin içinde tekrar bulursun. Mutfak tezgahının başında, gece yarısı buzdolabının ışığında ya da televizyon karşısında farkında olmadan bitirdiğin bir paket krakerle baş başa. O an içinde bir şey sıkışır. Bir utanç duygusu gelir. “Ben neden böyleyim?” diye sorarsın kendine.
Bu döngüyü bilmeyen yoktur aslında. Ama çoğumuz bunun sadece “iradesizlik” olduğunu sanır. Halbuki işin içinde irade falan yoktur. Bu, öğrenilmiş bir yanıttır. Yıllar içinde beynine kazınmış bir yoldur. Nasıl peki? Çocukluğundan beri. Şunu düşün: Küçükken ağladığında sana hemen bir şeker mi uzatıldı? Karnın aç değilken bile “Hadi bir lokma da sen ye” diye teşvik mi edildin? Ya da tam tersi, yemek bir ödül gibi sunuldu; başarılarının karşılığında “İşte sana dondurma” denildi.
Belki de sevgi, yemekle birleştirildi. Annenin “Seni çok seviyorum, bu kurabiyeleri senin için yaptım” cümleleriyle büyüdün. İşte o zaman sevgi ile duygusal yeme senin için aynı şey oldu. Ya da korku ile yemek. “Ağlama, hadi bir şeyler ye, geçer.” dediler belki de. Yani duygularının ismi konmadı, onun yerine önüne bir tabak yemek kondu.
Peki ya sevgisizlik? İşte orada işler daha da derinleşir. İnsan sevildiğini hissetmediğinde, yalnız kaldığında ya da bir ilişkide kaybolduğunda, sıcak bir şeyler yemek bir sığınak olur. Çünkü yemek, yargılamaz. Yemek, seni terk etmez. Yemek, cevap vermez. Sadece oradadır. Ve o an, o ilk lokma ile birlikte sanki her şey daha iyi olacakmış gibi gelir.
Ama işte bütün mesele de burada: Yemek, duygularının yerini tutmaz. Sadece onları geçici olarak bastırır. Tıpkı bir örtü gibi. Üzerini örttüğün duygular, altında nefes almaya devam eder. Bir süre sonra o örtü kalkar ve duygu, ilk halinden daha güçlü bir şekilde geri döner. Ve sen yine aynı yerde, aynı hayal kırıklığını yaşarsın. “Yine oldu” dersin.
Şimdi öncelikle son zamanlarını biraz düşünmeni istiyorum senden. Hayat nasıl gidiyor? Gergin misin? Yorgun musun? Yoksa her şey yolunda görünüyor ama içinde tarif edemediğin bir boşluk mu var? Duygusal yeme atağının geldiği anlardan hemen önce ne oluyor? Patronun sana imalı bir söz söyledi, trafikte sinir oldun, arkadaşının aramadığını fark ettin, çocukların bir kavga etti ya da eşinle aranda bir soğukluk var. İşte tam da o anlarda ellerin dolaba gidiyor değil mi?
Emin ol bu bir tesadüf değil. Bedenin, hissettiğin o baskıyı yemekle çözmeyi öğrenmiş. Hissettiğin şey aslında tarif edemediğin bir çaresiz hissidir. Ne yapacağını bilemezsin. Ve yapabileceğin tek şey, bir şeyler yemek gibi gelir. Sanki o lokmalarla birlikte çaresizliği de unutacaksın. Ama tabii ki unutamazsın. Sadece bir süreliğine yok saymış olursun. Sonra hatırlarsın. Ve hatırlamak, unutmaktan çok daha fazla acı verir. Bu yüzden aslında bu döngü ruhsallığımız üzerinde bu kadar etkilidir.
Can sıkıntısına özellikle dikkat çekmek istiyorum. Çünkü en masum görünen ama en sık tetikleyicidir. Can sıkıntısı, boşluk hissi, ne yapacağını bilememe hali… Beyin, bu duraklama anlarına tahammül edemez. Mutlaka bir şey olmalıdır. Televizyon açılır, telefon eline alınır, bir de bakmışsın mutfaktasın. Ama aslında gerçekten aç değilsindir. Sadece zamanı öldürmek, o iç sıkıntısını doldurmak için yersin. Ve sonra suçlulukla birlikte bir de “Boşu boşuna yedim” diye kendine kızarsın. Ama asıl mesele, can sıkıntısını fark edip ona isim koyabilmektir.
“Şu anda canım sıkılıyor, midem değil ruhum boş.” Diyebilmek, duygularını adlandırabilmek burada duygusal yemeyi durdurman için ilk aklına gelen şey olmalı. Biri seni döngüde tutar, diğeri çıkış kapısını aralar.
Günlük hayattan bir örnek verelim. Diyelim ki Ayşe Hanım, her akşam çocuklar uyuduktan sonra mutfağa gidiyor. Gün içinde koşturmuş, yetiştirmeye çalışmış, eşiyle anca iki cümle etmiş. Akşam saat 22.00’de kendini dolapta bir şeyler ararken buluyor. Aç mı? Hayır. Ama günün o yorgunluğunu, “Bana ait bir şey yapayım” hissini yemekle dolduruyor. Birkaç lokma alıyor, sonra da kendini durduramıyor. Çünkü o an yemek yemek, günün ona yaşatmadığı ilgiyi, sıcaklığı, kendine ayırdığı zamanı simgeliyor. Sonra mutfak tezgahında bir tabak kırıntı ve içinde “Yine yaptım” pişmanlığı kalıyor.
Bir başka örnek de Can olsun. Can, işten eve gelir gelmez televizyonun karşısına geçiyor. Elinde uzaktan kumanda, bir yandan kanalları çeviriyor, bir yandan da yanındaki kaseyi doldurup boşaltıyor. Cips, kurabiye, ne bulursa. Sorduğunda “Stres atıyorum” diyor. Aslında attığı stres değil, fark etmediği yalnızlık. İş arkadaşlarıyla mesafeli, çevresindeki kimseyi arayıp sormuyor, hobisi yok. Eve gelince o boşlukla yüzleşmek yerine, yemekle oyalanıyor.
Oyalanmakla geçici olarak rahatlıyor ama gece yatağa girdiğinde hem midesi hem içi rahatsız. Uyumadan önce de aklına “Bugün kaç kişiyle konuştum?” Diye bir düşünce gelir. Cevap genellikle “Hiç kimse”dir. O zaman içinde bir sızı olur. Ama hemen başka bir şey düşünmek için uzanır telefona. Ya da kalkıp bir şeyler daha yer. Çünkü o sıkıntıyla yüzleşmek, o an yemek yemekten daha zordur. Yemek, en azından tanıdıktır.
Peki nerede sorun var? Sorun, yemekle duygu arasındaki sınırın silinmiş olması. Açlık hissi ile can sıkıntısı, yalnızlık, korku, öfke, hayal kırıklığı, yorgunluk, çaresizlik… Hepsi aynı yanıtı alıyor: Yemek. Fakat her kötü hissettiğimizde yemek yiyemeyiz. Biz onları birbirine karıştırmayı öğrendik. Ve şimdi bu öğrenilmişliği biraz fark etmeye ihtiyacın var. Kendini suçlamadan, yargılamadan sadece biraz görmeye ve bunları fark etmeye çalış.
Şimdi buraya kadar anlattıklarım sana tanıdık geldiyse şunu söylemek istiyorum: Bu sadece senin sorunun değil, pek çok kişinin farkında bile olmadan yaşadığı bir döngü. Önemli olan, bu döngüyü fark edip ona “Dur” diyebilmek. Ama bu durdurmayı tabii ki kendine kızarak değil, anlayarak yapmalısın. Mesela yine aç değilken yemek yediysen “Yine yaptım” demek yerine, “Tamam şu anda bir şey hissettim ve ona yemekle cevap verdim. Bu benim eski öğrendiğim bir şey.” Demeye çalış. Kendine bu şekilde yaklaş. Dikkat edersen bu yaklaşımda bir utanç yok, bir pişmanlık yok.
Duygusal yeme aslında bir mesajdır. Bedenin ve ruhun sana “Bir şeyler yolunda değil” diye işaret gönderiyordur. Bu işaretin ne olduğuna biraz bakman gerekiyor. Yorgunluk mu? Yalnızlık mı? İfade edemediğin bir kızgınlık mı? Belki de çok daha basit bir şey: Yeterince dinlenmiyor olman. Ya da hayatında seni beslemeyen ilişkilerinin olması. Eğer bunları görmezsen bir sonraki yeme atağından da kurtulman çok zor.
Şimdi gelelim asıl meseleye: Bu döngüyü nasıl kıracağız? Açık konuşayım, bu öyle bir sabah kalkıp “bugün değişiyorum” diyerek çözülen bir şey değil. Çünkü o gece mutfağa gittiğin anlar aslında sadece yemekle ilgili olmuyor. Orada bir yorgunluk var, biriken şeyler var, belki kimseye anlatmadığın hatta kendine bile tam söyleyemediğin duyguların var. Ve sen o an bir şeylerle baş etmeye çalışıyorsun, sadece bunun çözümü senin için yemek olmuş.
İşte tam bu noktada karşımıza “duygu regülasyonu” kavramı çıkıyor. Aslında burada devreye giren beceri tam olarak budur: Duygu regülasyonu. Peki demek bu? Duygularını tanımak, onlara isim koymak ve onları yemekle bastırmadan, başka yollarla deneyimleyebilmek demek. Ama eğer bu beceri çocukluğumuzda yeterince öğretilmemişse, yetişkinlikte duygularımızı düzenlemek için yiyeceğe sarılırız. Çünkü şu ana kadar yemek, tüm duygularına verdiğin tek cevap olmuş. Üzüntüye de, öfkeye de, can sıkıntısına da, yalnızlığa da, hayal kırıklığına da aynı şeyi yapıyordun.
O yüzden burada kendine biraz daha dürüst ama aynı zamanda daha şefkatli bakman gerekiyor. Mesela bir dahaki sefer o istek geldiğinde, elin dolabına gidecek gibi olur ya… İşte orada, sadece birkaç saniyeliğine dur. Gerçekten uzun uzun düşünmene gerek yok. Sadece içinden şu cümle geçsin: “Ben şu an gerçekten aç mıyım?” Ve bence bunu bir kağıda yazarak dolabına yapıştır. Bazen bunun cevabı “evet” olacak, sorun yok. Ama birkaç saniye beklediğinde çoğu zaman içinden başka bir duygu yükselecek. Belki bir sıkıntı, belki anlamsız bir boşluk, belki de günün ağırlığı. Ve o an şunu fark etmek biraz can acıtabilir: Aslında karnın değil, için dolu.
İşte o an zor bir an. Duygu regülasyonunun tam da sınandığı andır bu. Karşında iki seçenek var: Ya her zamanki gibi hızlıca bir şeyler yiyeceksin (ki bu duyguyu bastırmanın en kestirme yoludur) ya da o hisle birkaç dakika baş başa kalacaksın. İkinci seçenek, duygu regülasyonunu yeniden öğrenmeye başladığın andır.
Kolay değil, çünkü o duygu bastırılmadığında biraz daha görünür oluyor, biraz daha hissediliyor. Ama şunu fark etmeye başlıyorsun zamanla: O duygu seni parçalamıyor, sadece orada duruyor ve geçiyor. Duygu regülasyonu demek, “Hissetmeyeceğim veya bastıracağım” demek değildir. Tam tersi, “Hissedeceğim ama bu hisle nasıl kalacağımı biliyorum” demektir. Duyguları tıpkı dalgalar gibi düşün. Gelirler ve giderler. Ama biz onlara tutunup yemekle sabitlemeye çalışırız. Ama aksine onlara izin verdiğimizde, çoğu zaman sandığımızdan daha kısa sürerler.
Sadece o ilk birkaç dakikayı atlatmak çok önemli. Böyle durumlarda ben şunu yapıyorum: dolabı açıp bir maden suyu alıyorum veya su içiyorum. Bu o an yemekle arama birkaç dakikalık bir boşluk bırakıyor, o birkaç dakika da zaten yoğun olan duygularım geri çekiliyor.
Belki o an kendine şunu da diyebilirsin: “Bugün benim için zordu.” Bu kadar basit bir cümle aslında, ama çoğumuz kendimize bunu bile söylemiyoruz. Oysa duygu regülasyonunun ilk adımı, hissettiğini adlandırmaktır. “Öfkeliyim”, “yalnızım”, “çok yorgunum” dediğinde, o duygu biraz olsun yönetilebilir hale gelir.
Aslında her duygunun farklı bir ihtiyacı vardır. Mesela üzüntü onarılmak ister, öfke hareket etmek ister, can sıkıntısı bir uyarana ihtiyaç duyar, yalnızlık bir sese ya da bir dokuya ihtiyaç duyar. Yemekse saydığım hiçbir duygunun açlığını gideremez.
Örneğin, canın sıkkın olduğunda yemek yemek yerine, can sıkıntısını fark edip “Şu anda hiçbir şey yapasım yok, ama bu hissi geçirmek için yemeğe ihtiyacım yok” diyebilirsin. Belki pencereyi açıp bir süre dışarı bakabilirsin, belki de bir kağıda bir şeyler karalayabilirsin. Bunları sadece bir kere dene. Veya bir dahaki sefere canın sıkıldığında, dolaba gitmek yerine ellerini yıka. O an beynine bambaşka bir sinyal gider.
Ya da üzüntü: Üzgünsün, peki şimdi bu üzüntüyü nereye koyabilirsin? Onu yemekle yutmak yerine, belki bir arkadaşına anlatabilirsin. Belki ağlayabilirsin. Belki de battaniyeye sarılıp bir film izleyebilirsin. Çünkü üzüntü, midede değil kalpte birikir. Bir de öfke var. Öfkeyle bir şeyler yediğinde, o öfke geçmez, sadece mide bulantısına dönüşür. Ama öfkenin ihtiyacı temelde hareket etmektir: Yürümek mesela, veya hafif bir egzersiz yapmak.. Bunu deneyen çok iyi bilir: Yürüyüşe çıktığında, attığın her adımda öfke biraz daha erir.
Sonra diyelim ki yine yedin. İşte en kritik yer burası. Çünkü asıl döngü yemekten sonra başlıyor. O iç ses geliyor: “Yine yaptın, hiç değişmeyeceksin, bu ne böyle?” Ve bu ses, duygu regülasyonunu tamamen çökerten bir suçlama dalgası başlatır. Peki ya suçluluk? İşte duygu regülasyonu burada şunu söyler: Suçluluk, sana bir şey öğretmek için gelir.
Onu dinle ama onunla cezalandırma kendini. “Evet, yedim. Ve şu anda kendimi kötü hissediyorum. Ama bu his de geçecek. Şimdi bir sonraki adımda ne yapabilirim?”i düşünmek gerekiyor. Kendine ne kadar kızarsan, o kadar teselliye ihtiyaç duyarsın. Ve teselli en hızlı yemekte bulunur. Gördün mü döngüyü? O döngüyü kırmak için yapman gereken tek şey, kendine şefkat göstermektir.
Şunu da söylemem gerekiyor: Yemek bazen gerçekten bir “yerine koyma” halidir. Peki yerine koyduğun şey nedir? İlgi mi, dinlenme mi, yakınlık mı, anlaşılma mı? Belki gün içinde kendine hiç alan açmıyorsun, belki hep birilerine yetişiyorsun, belki senin ihtiyaçların en sona kalıyor. Ve gece olduğunda o eksik kalan şeyler bir yerden çıkıyor. Duygu regülasyonu aslında “Şu anda gerçekten neye ihtiyacım var” sorusuyla başlıyor. Bazen cevap bir yürüyüş, bazen bir arkadaşa mesaj atmaktır.
Şimdi sana küçük bir pratik önereyim. Bir kağıt al ve iki sütun yap. Birinci sütuna “Hissettiğim Duygu”, ikinci sütuna “Yemek Dışında Ne Yapabilirim?” yaz. Can sıkıntısı: yürüyüş, müzik, ellerini yıkamak. Yalnızlık: eski bir arkadaşa mesaj atmak, ailenle konuşmak.. Öfke: hızlı yürümek, hafif egzersizler yapmak. Üzüntü: ağlamak, battaniyeye sarılmak. Utanç: “Ben bir insanım” demek. Suçluluk: “Bir sonraki adım ne?” diye sormak. Bu listeyi buzdolabının kapağına as. Bir dahaki sefere elin dolaba gittiğinde, önce bu listeye bak.
Ve son olarak şunu söyleyeyim: Bu süreç düz gitmeyecek. Duygu regülasyonu bir kas gibidir, tekrar tekrar çalıştırman gerekir. Yürümeyi öğrenmek gibidir, düşe kalka öğrenilir. Bazen fark edeceksin, bazen hiç edemeyeceksin, bazen “artık çözdüm” diyeceksin, sonra yine aynı yerde bulacaksın kendini. Ama bu, başaramadığın anlamına gelmez.
Bu, insan olduğun anlamına gelir. O yüzden bir dahaki sefer o tanıdık an geldiğinde, kendini değiştirmeye çalışma hemen. Sadece kendine biraz daha yaklaş. Belki ilk defa gerçekten şunu sor: “Benim derdim ne?” Cevap hemen gelmeyebilir. Ama bir yerden sonra yavaş yavaş gelmeye başlar. Ve işte o zaman, yemek senin için duygularını bastırma aracı değil, sadece yemek olur.