Hastalık Kaygısı son dönemde en çok karşılaşılan psikolojik zorluklardan birisidir. Eğer sık sık hasta olduğunu düşünüyorsan, bedenindeki en küçük değişikliği bile büyük bir hastalığın işareti olarak yorumluyorsan, yalnız değilsin. Çünkü bu durum düşündüğünden çok daha yaygın.
Belki sabah uyandığında başının hafifçe ağrıdığını fark ediyorsun ve içinden hemen “Acaba tansiyonum mu yükseldi?” diye geçiyor. Ya da göğsünde hissettiğin ufak bir sıkışmayla birlikte kalbin hızlanıyor ve aklına ilk gelen şey kalp krizi mi geçiriyorum düşüncesi oluyor. Market alışverişi yaparken bile, elini attığın ürünlerin sana bir hastalık bulaştıracağından endişeleniyorsun belki. Öncelikle eğer bunlar senin günlük hayatının bir parçasıysa, şunu bilmeni isterim: Yaşadığın şeyin bir adı var: Hastalık kaygısı.
Hastalık Kaygısı durumunda şöyle önemli bir nokta var: Aslında sorun genellikle bedeninde değil. Sorun zihninin o bedeni nasıl yorumladığında.
Çünkü insan bedeni sürekli sinyaller üretir. Kalp atışı değişir, kaslar gerilir, baş ağrır, mide hassaslaşır, ciltte bir nokta belirir, .. Bunlar çoğu zaman tamamen normaldir.
Ama zihnin bu sinyalleri nasıl yorumluyor? İşte mesele burada biraz daha kafa karıştırıcı hale geliyor.
Şunu düşünmeni istiyorum: Mesela geçen hafta fark ettiğin bir küçük baş ağrısına ne anlam yükledin? Belki de “Beyin tümörü” diye yorumlayarak internette saatler geçirdin. Oysa belki de sadece uzun süre bilgisayara bakmaktan gözlerin yorulmuştu, boynun tutulmuştu ya da yeterince su içmemiştin. Yani normal bir baş ağrısıydı. Ama zihnin onu normal kabul etmedi.
Eğer zihnin sürekli, bedenindeki normal bir tepkiye karşı “Ya ciddi bir şeyse?” sorusunu soruyorsa, her belirti bir tehdide dönüşebilir. Hastalık Kaygısı dediğimiz şey de budur.
Bunu şöyle düşünebilirsin: Elinde bir büyüteç var ve onu vücudunun her noktasına tutuyorsun. Normalde fark etmeyeceğin en ufak detaylar bile kocaman görünmeye başlıyor. O büyüteç aslında senin dikkatin. Ve dikkatini ne kadar çok o küçük belirtilere verirsen, belirtiler o kadar büyür.
Geçenlerde bir tanıdığımdan şunu duydum, kolunda ufak bir kaşıntı başlamış. Hemen internete girmiş, kaşıntının nedenlerini araştırırken karaciğer hastalıklarına kadar gelmiş konu. Bir hafta boyunca o kaşıntıyı düşünmekten başka bir şey yapamamış. Meğerse alerjisi varmış. Ve bir süre sonra kaşıntı kendiliğinden geçmiş. Ama o bir hafta boyunca yaşadığı kaygı, belirtinin kendisinden çok daha yorucuydu onun için.
Bu belirtileri büyüttükçe de zihnimizde şöyle bir döngü başlar:
Önce bir belirti fark edersin. Mesela kalbin bir an için normalden hızlı attı. Sonra kaygılanırsın: “Bu niye böyle oldu?” Bu belirtiyi internetten araştırırsın. “Çarpıntı neden olur” yazarsın. Sonra bununla ilgili en kötü senaryoyu bulursun: Kalp yetmezliği, ritim bozukluğu, ani ölüm riski… Okudukça için ürperir.
Daha sonra kısa süreli rahatlamak için kendini kontrol etmeye başlarsın. Nabzını ölçersin, tansiyon aletini çıkarırsın, belki de doktora gidersin. EKG çekilir, tahliller yapılır. Doktor sana “Bir şeyin yok, gayet sağlıklısın” der.
Bir süre gerçekten rahatlarsın. Belki birkaç gün, belki birkaç hafta. Ama sonra başka bir belirti daha gelir. Ve döngü yeniden başlar.
Bu döngüyü bilmiyor değilsin aslında. İçten içe farkındasındır gereksiz yere endişelendiğini. Ama o an geldiğinde, o belirti ortaya çıktığında, mantığın devre dışı kalır. Eline hemen telefonu alıp, belirtiyi araştırmaya başlarsın. Gördüğün cevaplar senin tatmin etmez, “Bir kere daha baksam ne olur ki” dersin. “Belki bu sefer farklı bir şey bulurum” diye düşünürsün.
Bu döngünün en kritik noktası da aslında budur: yani “kesinlik” arayışı. Zihnin hasta olmadığına yüzde yüz emin olmak ister. “Yüzde doksan dokuz eminim ama ya o yüzde bir?” sorusu peşini bırakmaz.
Ama tabii ki bu imkansız: Hayatta hiçbir zaman yüzde yüz kesinlik yoktur. Trafiğe çıktığında kaza yapmayacağından yüzde yüz emin olamazsın. Yemek yerken boğulmayacağından emin olamazsın. Yarın sabah uyanacağından bile yüzde yüz emin olamazsın aslında.
Ve işte asıl mesele tam da burada başlıyor. Sen o garantiyi aradıkça, yani “bir daha kontrol edeyim”, “bir tahlil daha yaptırayım”, “bir uzmana daha görüneyim” dedikçe, aslında beynine şu mesajı veriyorsun: “Bu gerçekten tehlikeli bir durum, iyi ki kontrol ediyorum.”
Finalde senin kendini koruma çaban, farkında olmadan aslında korkunu besler hale geliyor. Çünkü belirtiyi her kontrol edişinde, her araştırmanı yenilediğinde, yani her güvence arayışında zihnine şunu öğretirsin: “Bu konu önemli ve tehlikeli. Dikkatli olmazsan başına kötü bir şey gelebilir.”
Öncelikle şunu çok net söylüyorum, çünkü birçok insan muhtemelen bunu yapıyor: Çözüm, kontrol etme davranışını artırmak değil, tam tersine kontrol etme ihtiyacını azaltmak.
Yani her belirtiyi araştırmamak. Her hissi analiz etmemek. Her düşünceye inanmamak.
Diyelim ki sabah kalktın ve boğazında hafif bir ağrı var. Normalde belki yaptığın şey hemen telefonu eline alıp “boğaz ağrısı neden olur, boğaz kanseri belirtileri” diye aramaktır. Bu kez farklı bir şey dene. Telefonu eline alma. Hatta mümkünse bir saat boyunca o boğaz ağrısını düşünme. İşine gücüne bak, kahveni yap, duşunu al, güne devam et.
Bu ilk başta çok zor gelir. Çünkü zihnin sana sürekli “Ya gerçekten bir şey varsa? Ya kontrol etmezsen kötü bir şey olursa?” diye sorar. Bu sorular o kadar baskındır ki, sanki onlara cevap vermezsen felaketler olacakmış gibi hissedersin.
Ama burada şunu fark etmen gerekiyor: Bu soru seni korumayacak, seni bir döngüde tutmaya devam edecek.
Düşünsene, bugüne kadar kaç kez “Ya gerçekten hastaysam?” diye endişelendin ve kaçında gerçekten hasta çıktın? Çoğu zaman boşuna endişelendiğini biliyorsun aslında. Ama bu bilgi bir sonraki endişeni engellemiyor. Çünkü mantıkla duygu aynı şey değil. Mantığın “boşuna endişeleniyorsun” dese de, duygun “ama bu sefer farklı olabilir” diyor.
Bu döngüyü kırmak için öncelikle bu döngüye dışarıdan bakıp, bunun gerçekten bir kısır döngü olduğunu fark etmen gerekiyor. Yani “Ben her belirtiyi araştırdıkça daha çok endişeleniyorum ve daha çok belirti fark ediyorum” gerçeğini kabullenmen gerekiyor.
Hastalık Kaygısı ve onu yönetmek de bu belirsizlikle kalabildiğinde başlıyor. Belirsizlikle kalabilmek, bu sürecin en güçlü becerisidir.
Ne demek belirsizlikle kalabilmek? Diyelim ki başın ağrıyor. Normalde yapacağın gibi hemen “Bu ağrı tehlikeli mi, değil mi?” sorusuna cevap aramak yerine, o soruyu cevapsız bırakabilmek. “Bilmiyorum, belki tehlikelidir belki değildir, şu an bilmiyorum” diyebilmek. Ve buna rağmen hayatına devam edebilmek.
Bu, ilk başta çok rahatsız edici gelir. Çünkü zihnin kesinlik ister. Ama zamanla, belirsizlikle kalmayı deneyimledikçe, zihnine “her düşünceye tepki vermek zorunda olmadığını” öğretirsin.
Bunu bir kas gibi düşünebilirsin. Spora yeni başladığında kasların ağrır, zorlanırsın. Ama zamanla o ağrılar geçer ve güçlenirsin. Belirsizlikle kalmak da böyle bir şey. İlk başlarda çok zor gelir, kaygın artar, içini bir huzursuzluk kaplar. Ama bunu yapmaya devam ettikçe, kaygın azalmaya başlar. Çünkü beynin “belirsizliğe rağmen hayatta kaldım, kötü bir şey olmadı” gerçeğini öğrenir.
Ve bunu bir süre deneyimledikten sonra gerçekten o belirtilere verdiğin tepki azalmaya başlar. Artık bedenini bir tehdit kaynağı olarak görmemeye başlarsın.
Mesela bir gün yine kalbin hızlı atar. Ama bu kez hemen panik yapmak yerine, durup gözlemlersin. “Kalp atışım hızlandı, evet. Stresten olabilir, kahveden olabilir, yürüyüş yaptığımdan olabilir.” Dersin. Sonra da “Bakalım, geçecek mi?” diye beklemeye başlarsın. Ve büyük ihtimalle de geçer.
Yani finalde her his geldiğinde panik yapmak yerine, önce gözlemlemeye başlarsın ve o döngüyü beslemeyi bırakırsın.
Bu noktada çok önemli bir ayrım var: Gözlemlemekle takıntı haline getirmek aynı şey değil. Gözlemlemek, bir hissi fark edip geçmesine izin vermektir. Takıntı haline getirmekse o hissin üzerine gitmek, onu analiz etmek, ona anlam yüklemektir. Birincisi iyileştirir, ikincisi döngüyü besler.
Ve ilginç bir şekilde, sen bu döngüyü beslemeyi bıraktığında, belirtiler de daha az dikkat çekici hale gelir. Çünkü biraz önce de söylediğim gibi onları büyüten şey, onlara yüklediğin anlamdır. Onlara “tehlikeli” anlamını yüklemeyi bıraktığında, sıradan bedensel hislere dönüşürler. Tıpkı nefes almak gibi, kalbin atması gibi, göz kırpmak gibi… Vücudunun normal işleyişinin bir parçası olurlar.
Şimdi sana birkaç somut öneri vermek istiyorum. Bunları hayatına uyarlayabilirsen, zamanla değişimi fark edeceksin.
Bunlardan ilki, internette belirti aramayı bırakmak. Hastalık Kaygısı yaşadığında bu çok zor gelecek biliyorum. Ama şöyle düşün: Bugüne kadar internette yaptığın araştırmaların kaçında gerçekten hasta olduğunu öğrendin? Büyük ihtimalle hiçbirinde. Sadece kendini daha çok korkuttun. O yüzden bir deney yap. Bir hafta boyunca, hangi belirti olursa olsun, internette arama yapma. Sadece gözlemle. Bak bakalım neler oluyor.
İkincisi, vücudunu sürekli kontrol etmeyi bırakmak. Nabzını ölçmek, kalbini dinlemeyi, benlerini incelemek… Bunların hepsi aslında kaygını besleyen davranışlardır. Bir süreliğine bu kontrolleri yapma. Vücudunu kendi haline bırak. Göreceksin ki o kendi dengesini bulacaktır. Hastalık Kaygısı da seni rahatsız etmeyi bırakacak.
Üçüncüsü, doktor ziyaretlerini sınırlamak. Tabii ki gerçekten bir sorun olduğunda doktora gitmek gerekir. Ama ayda bir kez “Acaba bir şey var mı?” diye tahlil yaptırmak veya her hafta farklı bir uzmana görünmek çözüm değil. Doktoruna güven. Eğer bir uzman “Bir şeyin yok” diyorsa, ona inan. İkinci, üçüncü, dördüncü görüşleri aramak sadece kaygını pekiştirir.
Dördüncüsü, bedeninle başka yollarla temas kurmak. Sürekli onu bir hastalık kaynağı olarak kontrol etmek yerine, ona iyi gelen şeyler yap. Yürüyüşe çık, esneme hareketleri yap, sıcak bir duş al, sevdiğin bir yemeği ye. Bedenini bir düşman gibi değil, bir dost gibi hissetmeye çalış.
Beşincisi, kaygılı düşünceler geldiğinde onlarla tartışmayı bırakmak. “Ya gerçekten hastaysam?” düşüncesi geldiğinde, ona mantıklı cevaplar vermeye çalışma. Sadece “Bu bir düşünce, gelip geçici” de ve bırak geçsin. Her düşünceye inanmak zorunda değilsin.
Son olarak, hayatını doldurmak. Ne kadar çok boş vaktin olursa, belirtileri fark etme ihtimalin ve Hastalık Kaygısı o kadar artar. İşin, hobilerin, sevdiğin insanlar, yapmaktan keyif aldığın şeyler… Bunlar ne kadar çoksa, zihnin o kadar meşgul olur ve bedensel hislere takılıp kalma ihtimalin azalır.
Bu söylediklerim, bir gecede değişeceğin anlamına gelmiyor. Yıllardır süren bir alışkanlıktan bahsediyoruz. Beynin yıllar boyunca “tehlikeye karşı dikkatli ol” diye programlanmış. Bu programı değiştirmek biraz zaman alabilir.
Ama her küçük adım gerçekten çok önemli. Bugün internette belirti aramadan durabildiğin her an, yarın daha güçlü olmanı sağlayacak. Bugün “belki bir şey yoktur” diyerek hayatına devam edebildiğin her an, beynine yeni bir şey öğretecek.
Bu süreçte inişler çıkışlar olacak. Bazen çok iyi hissedeceksin, bazen eski alışkanlıklarına geri döneceksin. Bu çok normal. Önemli olan bu yolculukta pes etmemek. Her seferinde yeniden başlamak.
Ve unutma, bu yaşadıkların senin zayıf olduğun anlamına gelmez. Aksine, bu kadar yoğun kaygıyla baş etmeye çalışmak, senin ne kadar güçlü olduğunu gösterir. Şimdi yapman gereken, bu gücü doğru yöne kanalize etmek. Kendini korumak için harcadığın enerjiyi, kendini iyileştirmek için harcamak.
Bedenin sana düşman değil. O sadece seni korumaya çalışıyor. Ama bazen koruma mekanizmaları fazla çalışabiliyor. Ona “Artık güvendesin, sakin olabilirsin” demeyi öğretmen gerekiyor. Hastalık Kaygısı için anahtar budur.
Bu yolda ilerlerken de her şeyden önce kendine karşı sabırlı ol. Küçük adımlarla, kendi hızında ilerle. Her ilerleme, her farkındalık, her “bu sefer araştırmadım” dediğin an, aslında büyük bir başarıdır.
Umarım çok güzel bir hayatın olur!