Panik atak günümüzün en büyük zorluklarından birisi öyle değil mi?
Kalbin sanki göğüs kafesinden çıkacakmış gibi atıyorsa…
Nefes almak bir maratona dönüştüyse ve boğuluyormuş hissi tüm bedenini sarıyorsa…
Zihnin “şimdi öleceğim, kontrolümü kaybedeceğim, aklımı kaçıracağım” senaryolarıyla dolmuşsa…
Hatta belki de bu satırları panik atağın zirvesinde, titreyen ellerle okuyorsun.
İlk ve en kritik bilgi:
Şu an yaşadığın şey tıbbi açıdan tehlikeli değil. Fizyolojik bir kriz değil, nörolojik bir alarm hali. Ama korkunun en otantik, en ezici halini yaşattığını çok iyi biliyorum.
Peki bu tam olarak nedir?
En basit psikoloji diliyle: “Yanlış tehdit algısı” ve “aşırı uyarılmış sinir sistemi”.
Bedenin, beynine bir tehdit sinyali gönderdi. Beynin de – aslında seni korumak için – tüm sistemleri “kaç ya da savaş” moduna geçirdi: Kalp hızlandı, nefes sıklaştı, kaslar gerildi. Sorun şu ki, gerçek bir tehlike yok. Sadece beynin, bedenin normal sinyallerini “ölümcül bir tehlike” olarak yanlış yorumladı. Bir nevi, duman dedektörünün yandaki tostun dumanından dolayı tüm itfaiyeyi çağırması.
Burada kritik psikolojik ayrım:
Sorun organlarında değil. Kalbin sağlam, ciğerlerin sağlam. Sorun, bu fiziksel hislerin “felaketleştirilmiş yorumu”nda. “Çarpıntı”yı “kalp krizi” olarak, “nefes darlığı”nı “boğulma” olarak, “baş dönmesi”ni “bayılma ve asla kalkamama” olarak kodluyorsun. Bu yorum, korkuyu katlıyor, korku da alarmı büyütüyor. Bir kısır döngü.
Peki neden bazı insanlar bu yanlış alarmı daha sık yaşar?
İşte buradaki psikolojik profil çok önemli:
Panik atak yaşayan insanlar genellikle “yüksek işlevli kaygı” sahibi, “duygusal regülasyonu” uzun süredir baskılamış, “aşırı sorumluluk” almaya meyilli insanlardır. Yani güçlü görünen, idare eden, taşıyan, hislerini erteleyen bir yapın vardır. Sinir sistemin, sürekli “tetikte” modunda ama bunu fark etmeden yaşarsın. Ta ki bir gün sistem, artık bu kronik gerginliği kaldıramaz ve “yeter” der. İşte o “yeter” sinyalinin bedendeki dili bazen panik atak olur.
Yani panik atak bir zayıflık işareti DEĞİLDİR.
Aksine, uzun süredir aşırı yük taşımış bir sinir sisteminin “dolmuş ve taşmış” halidir. Bir çeşit “psikolojik sistem uyarısı”.
Peki atağın ortasındayken en büyük tuzak ne?
“Kaçınma” ve “bastırma” refleksi.
Hemen geçmesi için dua etmek, kalbini durdurmaya çalışmak, nefesini kontrol etmek için mücadele etmek… Bunların hepsi beynine “evet, bir savaş var, teyit ediyorum!” mesajı gönderir. Ne kadar direnirsen, otonom sinir sistemin o kadar fazla “tehdidi” onaylar ve alarmı sürdürür. Korkudan beslenen bu döngüyü beslersin.
Kırılma noktası: “Kontrolü bırakma” anı.
Psikolojide buna “kabul ve taahhüt” diyoruz. Durumu olduğu gibi kabul etmek, onunla savaşmamak. “Geçmeli” takıntısından vazgeçtiğin an, sistem gerilimi azaltmaya başlar.
Şu an, bu satırları okurken elinin titriyorsa bile, şunu yap:
Derin nefes almaya ZORLAMA. Kalbini yavaşlatmaya ÇALIŞMA. Sadece dur.
Ve içinden şu cümleleri tekrarla:
“Bu bir panik atak. Bedenim yanlış bir alarm veriyor.”
“Bu hisler korkutucu ama tehlikeli değil.”
“Daha önce de geçti, bu da geçecek.”
“Şu anda güvendeyim. Bu sadece bir dalga ve ben onun üstündeyim.”
Unutma:
Bu dalga seni alıp götürmez. Sadece üzerinden geçip gider. Seni öldürmez, delirtmez, kontrolünü kalıcı olarak almaz. Sadece, taşıdığın yüklerden ötürü aşırı yorulmuş bir sinir sisteminin çığlığıdır.
Ve bu çığlık, iyileşmenin başlangıcı olabilir. Eğer onunla savaşmayı bırakır, ne anlattığını dinlemeye cesaret edersen… O zaman panik atak, sadece geçmişte kalan bir beden anısına dönüşebilir.
Şu an yapman gereken tek şey:
Olduğun yerde kal. Nefesinin kendi ritmine dönmesine izin ver. Kalbinin atışını dinle, onunla savaşma. Bu senin düşmanın değil, sadece sana bir şeyler anlatmaya çalışan, yorulmuş bir parçan.
Bu da geçecek.
Ve geçtiğinde, lütfen kendine şunu sor: “Bedenim, uzun süredir bana ne anlatmaya çalışıyordu ki, bu şekilde çığlık attı?”
Cevap, iyileşmenin ilk adımı olacak.